Yazar, bir şairi bu sözlerle tenkit ediyor. Onun kafiyeye uymak, ölçüyü uygulamak adına, şairin muhtevasını olmayacak geri planlara itmesini yargılıyor. Şiirin muhtevası; içeriğini, konusunu, bütünlüğünü yani tam manasıyla ruhunu ifade eder. Evet, şiirin ruhu bedenine teslim edilmiştir.
Bu cümleyi okuduğumda, onun bir şiir tenkidinden öteye gitmesi gerektiğini düşündüm. Bir şiir tenkidinde öte, bir manifesto barındırıyor. Bazen bir şiir bir hayatın timsalidir. Şiirdeki ögeler de onun bir parçası.
Kafiye, şiirdeki söz uyumudur, kulağa hoş gelir, dinleyeni hayran bırakır. Yani görünüşün; zerafetin ve güzelliğin timsalidir. Aynı zamanda poetik olarak zenginliği gösterir.
Ölçüye, şiire yüklenmiş bir takım kurallardır, hece ölçüsüdür, aruz veznidir. Hayat nezdinde yasalardır, görgü kurallarıdır, ahlak kurallarıdır.
Şekilcilik ise üstümüze yüklenen sıfatlardır, ünvandır, nüfuzdur, ismimizin başına eklenenlerdir.
Bahsedilen şiirde de, işin zahirinde her şey bir bütünlük içinde görünse de bir şiirin ruhunu, altta yer alan özünü doldurmaktan çok uzaktır. İşin daha da acısı, bunlar uğruna aslında feda edilmişlerdir. Hayat da böyle değil midir?
Güzellik, kafiye gibidir. Varlığına itiraz edilmez; aksine hayatı güzelleştirir, insanı kendine çeker, ilk bakışta hayranlık uyandırır. Fakat nasıl ki bir şiirin değeri yalnızca kulağa hoş gelmesinden ibaret değilse, insanın değeri de yüzünün güzelliğine, bedenine yahut başkalarının gözünde bıraktığı ilk intibaya indirgenemez. Kafiye, şiirin söylemek istediğine hizmet ettiği müddetçe kıymetlidir; güzellik de insanın taşıdığı ruha eşlik ettiği müddetçe. İnsan bütün gayretini güzel görünmeye, beğenilmeye ve başkalarının nazarında değer kazanmaya hasrettiğinde ise kafiyeyi kurtarmak uğruna mısranın manasını bozan şaire benzer. Zahir güzelleşirken muhteva fakirleşir.
Maddiyat da bundan çok farklı değildir. Para hayatın kendisi değil, hayatı kurarken kullandığımız vasıtalardan biridir. Bize imkân, rahatlık ve hareket alanı sağlar; tıpkı kafiyenin şiire ahenk katması gibi. Fakat vasıta amaç hâline geldiğinde insan, hayatını yaşamak için para kazanan biri olmaktan çıkıp para kazanabilmek için hayatını tüketen birine dönüşür. Daha fazlasına sahip olmak uğruna zamanı, dostluğu, merakı ve huzuru feda etmek; şiirin bütün manasını birkaç güzel sese kurban etmekten ne kadar farklıdır? İnsan sonunda çok şeye sahip olabilir, fakat sahip olduklarının arasında kendisini bulamayabilir.
Ölçü ise şiirin disiplinidir. Heceyi sayar, vezni belirler, sözü belli bir nizama sokar. Hayatın da ölçüleri vardır: kanunlar, ahlak kaideleri, görgü kuralları ve toplumun kişiden beklediği davranışlar. Bunların hiçbiri kendi başına değersiz değildir; bilakis birlikte yaşayabilmenin önemli şartlarıdır. Fakat her ölçü her mısraya uymaz. İnsan, yalnızca kendisine çizilmiş hudutların içinde kalmayı erdem zannetmeye başladığında, bir müddet sonra neden öyle yaşadığını sormayı da bırakır. Fakat vezin kusursuzken mısranın ne söylediği unutulabilir. Kurallar insanın hayatını düzenlemeli, onun yerine yaşamamalıdır.
Şekilcilik ise belki bütün bunların en görünür olanıdır. İsmimizin önüne ve arkasına eklediğimiz ünvanlar, makamlar, dereceler ve nüfuz; şiirin biçimi gibidir. Bir şiirin son derece muntazam görünmesi nasıl onun iyi bir şiir olduğunu garanti etmiyorsa, bir insanın taşıdığı sıfatlar da onun iç dünyasının aynı ölçüde gelişmiş olduğunu göstermez. Profesörlük bilgiyi gösterebilir ama hikmeti değil; makam yetkiyi gösterebilir ama karakteri değil; servet imkânı gösterebilir ama değeri değil. Ünvan ancak taşıdığı muhtevanın adıysa anlamlıdır. Aksi hâlde insanın kim olduğunu anlatan bir işaret olmaktan çıkar, kim olduğunu gizleyen gösterişli bir levhaya dönüşür.
Mesele öyleyse kafiyeyi terk etmek, ölçüyü bozmak, fakirliği yahut çirkinliği yüceltmek değildir. Mesele bunların yerini bilmektir. Kafiye şiirin önüne, ölçü mananın önüne, şekil muhtevanın önüne geçtiğinde şiir nasıl ruhunu kaybediyorsa; güzellik, para, kurallar ve ünvanlar da hayatın özünün önüne geçtiğinde insan kendi hayatının şeklini kusursuzlaştırırken muhtevasını yitirebilir.
Bu fikir benim yorumuma göre, rastlantı, kitabın muhtevasına da uygun düşmektedir. Ne demiş Yunus Emre, '72 millete aynı gözle bakmayan, halka müderris olsa Hak'a asidir.' Hayata Yunusça bakmanın felsefesini barındıran bu söz, her ne kadar bu söz milletlere isnaden söylenmiş de olsa, kasıt yalnızca Türke, Çerkese, Yunana aynı gözle bakmakla sınırlı değildir. İşin muhtevasında, hayata Yunusça bakmak güzele/çirkine, zengine/fakire, siyaha/beyaza, suçluya/masuma, patrona/işçiye, güçlüye/güçsüze aynı gözle bakabilmektir. Çünkü kişinin ırkı gibi bunlar da bir hayatın zahiri bir görünüştür, ve onun muhtevasını, özünü, ruhunu tanımlamak için yeterli olmazlar.
Nedir öyleyse hayatın anlamı? Biz bu hayat şiirini yazarken bir kafiyenin peşinden mi koşuyoruz? Ölçüye uymamız mı gerekiyor? Taşıyamayacağımız bir ünvanı, hamaset dolu sözlerle veya yalakalık ile mi yakalamaya çalışıyoruz? Yoksa anlatmamız gereken bir şeyler mi var? İşin zahirindeki bu olgular, bir öze mi hizmet ediyor? Tüm şekilcilikten kurtulduğumuzda da hala bizi tanımlayan bir ruh mu var? Yaşamamız gereken bir hayat mı var?

Yorumlar
Yorum Gönder