Ana içeriğe atla

Hayatın Muhtevası


“Muhteva; kafiyeye, ölçüye ve şekilciliğe feda edilmiş.” . Modern Türk Şiirinde Yunus Emre Ocağı ve Çerağı, Hasan Aktaş. syf. 192.

Yazar, bir şairi bu sözlerle tenkit ediyor. Onun kafiyeye uymak, ölçüyü uygulamak adına, şairin muhtevasını olmayacak geri planlara itmesini yargılıyor. Şiirin muhtevası; içeriğini, konusunu, bütünlüğünü yani tam manasıyla ruhunu ifade eder. Evet, şiirin ruhu bedenine teslim edilmiştir.

Bu cümleyi okuduğumda, onun bir şiir tenkidinden öteye gitmesi gerektiğini düşündüm. Bir şiir tenkidinde öte, bir manifesto barındırıyor. Bazen bir şiir bir hayatın timsalidir. Şiirdeki ögeler de onun bir parçası.

Kafiye, şiirdeki söz uyumudur, kulağa hoş gelir, dinleyeni hayran bırakır. Yani görünüşün; zerafetin ve güzelliğin timsalidir. Aynı zamanda poetik olarak zenginliği gösterir.

Ölçüye, şiire yüklenmiş bir takım kurallardır, hece ölçüsüdür, aruz veznidir. Hayat nezdinde yasalardır, görgü kurallarıdır, ahlak kurallarıdır.

Şekilcilik ise üstümüze yüklenen sıfatlardır, ünvandır, nüfuzdur, ismimizin başına eklenenlerdir.

Bahsedilen şiirde de, işin zahirinde her şey bir bütünlük içinde görünse de bir şiirin ruhunu, altta yer alan özünü doldurmaktan çok uzaktır. İşin daha da acısı, bunlar uğruna aslında feda edilmişlerdir. Hayat da böyle değil midir? 

Güzellik, kafiye gibidir. Varlığına itiraz edilmez; aksine hayatı güzelleştirir, insanı kendine çeker, ilk bakışta hayranlık uyandırır. Fakat nasıl ki bir şiirin değeri yalnızca kulağa hoş gelmesinden ibaret değilse, insanın değeri de yüzünün güzelliğine, bedenine yahut başkalarının gözünde bıraktığı ilk intibaya indirgenemez. Kafiye, şiirin söylemek istediğine hizmet ettiği müddetçe kıymetlidir; güzellik de insanın taşıdığı ruha eşlik ettiği müddetçe. İnsan bütün gayretini güzel görünmeye, beğenilmeye ve başkalarının nazarında değer kazanmaya hasrettiğinde ise kafiyeyi kurtarmak uğruna mısranın manasını bozan şaire benzer. Zahir güzelleşirken muhteva fakirleşir.

Maddiyat da bundan çok farklı değildir. Para hayatın kendisi değil, hayatı kurarken kullandığımız vasıtalardan biridir. Bize imkân, rahatlık ve hareket alanı sağlar; tıpkı kafiyenin şiire ahenk katması gibi. Fakat vasıta amaç hâline geldiğinde insan, hayatını yaşamak için para kazanan biri olmaktan çıkıp para kazanabilmek için hayatını tüketen birine dönüşür. Daha fazlasına sahip olmak uğruna zamanı, dostluğu, merakı ve huzuru feda etmek; şiirin bütün manasını birkaç güzel sese kurban etmekten ne kadar farklıdır? İnsan sonunda çok şeye sahip olabilir, fakat sahip olduklarının arasında kendisini bulamayabilir.

Ölçü ise şiirin disiplinidir. Heceyi sayar, vezni belirler, sözü belli bir nizama sokar. Hayatın da ölçüleri vardır: kanunlar, ahlak kaideleri, görgü kuralları ve toplumun kişiden beklediği davranışlar. Bunların hiçbiri kendi başına değersiz değildir; bilakis birlikte yaşayabilmenin önemli şartlarıdır. Fakat her ölçü her mısraya uymaz. İnsan, yalnızca kendisine çizilmiş hudutların içinde kalmayı erdem zannetmeye başladığında, bir müddet sonra neden öyle yaşadığını sormayı da bırakır. Fakat vezin kusursuzken mısranın ne söylediği unutulabilir. Kurallar insanın hayatını düzenlemeli, onun yerine yaşamamalıdır.

Şekilcilik ise belki bütün bunların en görünür olanıdır. İsmimizin önüne ve arkasına eklediğimiz ünvanlar, makamlar, dereceler ve nüfuz; şiirin biçimi gibidir. Bir şiirin son derece muntazam görünmesi nasıl onun iyi bir şiir olduğunu garanti etmiyorsa, bir insanın taşıdığı sıfatlar da onun iç dünyasının aynı ölçüde gelişmiş olduğunu göstermez. Profesörlük bilgiyi gösterebilir ama hikmeti değil; makam yetkiyi gösterebilir ama karakteri değil; servet imkânı gösterebilir ama değeri değil. Ünvan ancak taşıdığı muhtevanın adıysa anlamlıdır. Aksi hâlde insanın kim olduğunu anlatan bir işaret olmaktan çıkar, kim olduğunu gizleyen gösterişli bir levhaya dönüşür.

Mesele öyleyse kafiyeyi terk etmek, ölçüyü bozmak, fakirliği yahut çirkinliği yüceltmek değildir. Mesele bunların yerini bilmektir. Kafiye şiirin önüne, ölçü mananın önüne, şekil muhtevanın önüne geçtiğinde şiir nasıl ruhunu kaybediyorsa; güzellik, para, kurallar ve ünvanlar da hayatın özünün önüne geçtiğinde insan kendi hayatının şeklini kusursuzlaştırırken muhtevasını yitirebilir.

Bu fikir benim yorumuma göre, rastlantı, kitabın muhtevasına da uygun düşmektedir. Ne demiş Yunus Emre, '72 millete aynı gözle bakmayan, halka müderris olsa Hak'a asidir.' Hayata Yunusça bakmanın felsefesini barındıran bu söz, her ne kadar bu söz milletlere isnaden söylenmiş de olsa, kasıt yalnızca Türke, Çerkese, Yunana aynı gözle bakmakla sınırlı değildir. İşin muhtevasında, hayata Yunusça bakmak güzele/çirkine, zengine/fakire, siyaha/beyaza, suçluya/masuma, patrona/işçiye, güçlüye/güçsüze aynı gözle bakabilmektir. Çünkü kişinin ırkı gibi bunlar da bir hayatın zahiri bir görünüştür, ve onun muhtevasını, özünü, ruhunu tanımlamak için yeterli olmazlar.

Nedir öyleyse hayatın anlamı? Biz bu hayat şiirini yazarken bir kafiyenin peşinden mi koşuyoruz? Ölçüye uymamız mı gerekiyor? Taşıyamayacağımız bir ünvanı, hamaset dolu sözlerle veya yalakalık ile mi yakalamaya çalışıyoruz? Yoksa anlatmamız gereken bir şeyler mi var? İşin zahirindeki bu olgular, bir öze mi hizmet ediyor? Tüm şekilcilikten kurtulduğumuzda da hala bizi tanımlayan bir ruh mu var?  Yaşamamız gereken bir hayat mı var?

Taha Huzeyfe Aktaş
08/08/2026

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hasan Aktaş'ın Çağdaş Türk Şiirinde Kuşlar Kitabı Üzerine

 Şu dünyada kuşlara çok özenirim. Herkese, her şeye gökyüzünde süzülürken bakabilmek nasıl arzulanmasın ki. Akşamları pusulasız uçup, sabahları yine ait olduğum topraklara doğru süzülebilmeyi isterdim. Fakat hangi kuş olmak istediğimi pek düşünmemişim, halbuki yarasa gibi bir kör kuş olmak da varmış. O zaman gökyüzünün o seyirliğine nasıl doyulur. Sülün gibi çok yakışıklı bir kuş da olabilirdim, fakat bu kez de sesimi duyunca kaçardınız. İşte o zaman kaknüs gibi kendi küllerimden çıkan kıvılcımla yanmak isteyebilirdim. Rakip olmak istemesem de kaknüs olmak isteyebilirdim, ve yahut sesim güzelce olacaksa karga gibi çirkin olmak göze alabilirdim. Papağan gibi çok konuşan ve ya horoz gibi vakitsiz öten bir kuş olmazdım galiba. Bilakis bir posta güvercini olup sırların aracısı olabilirdim, bir anka kadar renkli zarflarda taşırdım mektupları. Bülbül gibi de ah vah çekmezdim gülden ayrılınca, bilirdim tüm mektupların bende olduğunu. Ne olursa olsun, tüm kuşlar gibi, adım şiirlerde yer bu...

Malumattan Bilgiye: Modern Çağda Okuma

  "Öğrencilerimiz bugün, sözcüğün gerçek anlamıyla 'okumak' yerine, internetten ya da kitle iletişim araçlarından ulaşılan parça bölük bilgilerle sersemlemiş durumda genelde. " - Edward W. Said Edward W. Said bu pasaja 22 yıl önce 'Şarkiyatçılık' kitabının yeni basımı için yazdığı önsözde yer veriyor. Zamanın koşulları gereğince yalnızca 'internet ya da kitle iletişim araçları' ile okumanın yerini alan unsurlara yer veriyor. 22 senenin ardından bakıldığında söylemeye hiç gerek yok ki bu unsurlar çok daha ulaşılabilir -hatta sosyal medya ve  üretken yapay zeka  (Generative Artificial Intelligence) kavramlarıyla çoğaltılabilir. Peki nedir  'gerçek anlamıyla okumak' ? Bu sözle teknolojiye ve ya günümüzün bağlı küresel koşullarına yabancılaşmayı mı övüyor? Günümüz -benim de içinde bulunduğum- akademik koşullarının altında ve eğitim hayatım boyunca teknolojinin getirdiği hızlı değişıme ayak uydurmak zorunda kalan bir çağda yetişmiş olmanın verdiği d...

Gotik Zamandan Kalma Bir Kent: Brugge

Bu blogda, Brugge 'e uzanan yolculuğumuzun duraklarından ve yürüme güzergâhımızdan bahsedeceğim. Orta Çağ esintilerini tam kalbinde taşıyan bu tarihi ve aynı zamanda romantik kenti yürüyerek keşfetmek çok isabetli bir seçim oldu. Harita da yürüme rotamızı görebilirsiniz. Google Haritalar üzerindeki güzergâhımız 1. İlk durağımız tabi ki de Brugge Central Tren İstasyonu  oldu. Brüksel 'den başlayan yolculuğumuz yaklaşık bir saat sürdü. Tren istasyonundan çıkıp şehrin göbeğine doğru yürümeye başladık.  2. Şehri çevreleyen kanalı geçtikten sonra, ırmak yatağını takip ederek sağa doğru yöneldik. Buradaki ilk durak olan Poertoren (Gunpowder Tower)  [ google yorumu ] iki ırmağın kavuştuğu noktada çok güzel bir manzaraya sahipti.  Galata Kulesi' ni hatırlatan, çok daha küçük olan bu kuleye giriş yoktu. 3. Kulenin önündeki bahçenin keyfini çıkardıktan sonra, Minnewaterbrug (Lovers' Bridge)  [ google yorumu ] üzerinden geçmeyi ihmal etmedik. 4. Köprü ismini aldığı Minnewa...